F. Mert Erdoğan
Doktor & yazar. Sahadaki deneyimi edebiyat ve sinemayla birleştirerek; hekimlik ve yol anlatılarından, insana yaslanan hikâyeler kuruyorum.
“Meğer bütün bu yolculuk yalnızca kendimden kendime imiş.” — İbnü’l Arabî
Yeni: Sevme Hakkı (yakında)
Sevmenin etik sınırları, kayıp ve hatırlama: göğüs kafesinden şehirlere uzanan bir yolculuk. Ön sipariş ve duyurular YouTube & Instagram’da.
Filmler & Belgeseller
Kitaplarım
Podcast — CineDocs
Hakkımda
1994’te Glasgow, Birleşik Krallık’ta doğdu. İlköğrenimini Antakya’da, liseyi Adana Fen Lisesi’nde tamamladı. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olduktan sonra ilk görev yeri olan Kars İl Ambulans Servisi Komuta Kontrol Merkezi’ne atandı. Bir süre Tekirdağ’da ambulans doktoru ve Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı’nda nöroloji asistanı olarak görev yaptı. 2023’te, İletişim Yayınevi’nden “Siren Sesleri” isimli ilk öykü kitabı yayınlandı. Aynı yıl, Metinlerarası Kitap’tan “Derdim Yaşamak” ve Klaros’tan “Hüzünlü Kalabalıklar” isimli şiir kitapları yayımlandı. 2025’te Lando’dan Anadolu Rüyası (öykü) ve Ayrıkotu Yayınları’ndan Bir Unutuşun Anatomisi (roman) yayımlandı. Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Sosyoloji ile Fotoğrafçılık ve Kameramanlık bölümü mezunudur. Halen Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi, Anatomi Anabilim Dalı’nda araştırma görevlisidir.
Blog Yazıları
İlk Blog Yazım: Bir Başlangıç20 Mayıs 2012 – Antakya
Eksikliğin olduğu yerde fazla görünmeye çalışanlar vardır.
…
Bir şeyler anlatmanın nöronlar arasındaki gerilimi açığa çıkarıp insana kısa bir rahatlama verdiği söylenir. Önce şunu da ekleyeyim: Twitter’da ve burada yazdıklarımdan endişe duyanlar olabilir; anlatmaya çalışacağım.
20 Mayıs 2012 – Antakya
İnsanlar zor zamanlarında ardına sığınacak şeyler arar. Bazen müzikler, resimler; bazen bir şapka, aşk, takıntılar, yalnızlıklar, hırslar, mutluluklar…
Yazarsa burada kendi yalanlarının, saçmalıklarının, ezikliklerinin ardına sığınarak rahatlamayı; üzerindeki gerilimi boşaltmayı dener. Kimsenin ciddiye alması gerekmeyen şeylerdir — yazar zırvası dâhil.
Sanırım bu ilk blog yazım olacak. Ardından kısa bir ara vereceğiz; ama şimdi bir meseleye gelelim.
Schopenhauer’e göre sublime (yüce), doğanın karmaşıklığı karşısında insanın onunla bütünleşirken duyduğu, kendini küçük görmesinden doğan hazdır. Benzer ilgiyi ben de insan beynine duyuyorum. Bu kompleks yapıda hiçbir felsefi ya da bilimsel disiplinin bütünüyle açıklayamadığı bilinmezlikler var. Onu değerli kılan da, erişilemeyeceğini bile bile işleyişin bazı detaylarına yaklaşma çabası. Ne var ki o çabanın kendisine ulaşmak bile büyük bir çaba gerektiriyor; öyle bir sistemde yaşıyoruz.
Bilimsel çalışmalarda ceteris paribus yöntemi vardır: Bütün değişkenler sabit tutulur, tek bir parametre üzerinde çalışarak sonuç aranır. Bunu günlük hayattaki hedeflerimize uygulamaya kalktığımızda, ne büyük bir soyutlama gerektirdiği ortadadır diye düşünüyorum.
Karar alırken, öncesinde kısa bir gerekçe yazmak o kararı daha tutarlı kılabilir. O yüzden, bloga bir başlangıç yapıp geçmek istedim. Bir gün daha güzel şeylerden bahsedeceğiz.
Ekmek ve Nöroloji
30 Ağustos 2022, Tekirdağ
Nöroloji.
Neden beyin? Kendime bunu soruyorum. Neden? Neyi bilmek istiyorum? Hayvanla insanı ayıran fark nedir? MR görüntülerine bakıyorum. Nesi farklı? Neyi anlamak istiyorum? Anlamanın görüntüsü ne? Israrla.
Neden uymuyorum? Simyacı değilim ki ben. Yazarak ekmeğimi kazanabilseydim, neden o işi yapmazdım? Bunu soruyorum kendime. Ama yarın sabah yine boktan bir güne uyanacağım.
Cehenneme giriş: bolca kahve ikramı, idrar sondası, yatak.
Avrupalıların yaptığı gibi. Ölümü daha çok unutup hayata bağlanmak. Mutlu olmak. Çocuk yapmak. Hayat dediğimiz hareket değil mi zaten? Sokağa çıkmadan, insanların içine karışmadan hayat olur mu?
Bana bir ekmek verin, size kırk mısra yazayım. Ekmeği beğenmezsem ben dinleyeceğim ama. Haha! Yazarların kaçı mutlu olmuş ki? Kaç mutlu yazar gelmiş yeryüzüne?
Sonra eşek herif, hem sunum hazırla, hasta bak, acilde o beklesin; git onu hocaya danış. Köpek gibi hizmet et: “Git getir onu!” Sonra sen getirteceksin. Unutma ama: getirtmezsen, sen getirirsin.
Ne diyordum? Ekmek. Ekmek Üzerine.
Kırk mısra dolsun diye laf kalabalığı—ee canım, hemşire odasındaki sohbetler çok mu farklı? Oradaki de bilim üretmiyor. Herkes bilim yapacak diye bir şey yok. Bazısı konuşur, bazısı yapar. Ben mi? Ben hem konuşuyorum, hem yapıyorum. Ekmek parası abi.
İnsan kendi hayatını seçme özgürlüğüne neden sahip değil? Hepimiz bunu istemiyor muyuz? “Kendini tanı” diyorlar, sonra “boktan işlerle uğraş.” Yapma kardeşim.
Biraz gerçekçi olun. Düzgün olun. Sen neyi yapmak istiyorsun? Ne seni ayakta tutar? Açlığa hangi işte çalışırken dayanabilirsin? Cevap var mı? Yok. Çek o zaman! Biraz cesaret kardeşim.
Hepimiz atalarımızdan gelen zincirlerle doğduk. Ama hayat bu zinciri istemiyor, anla: “Kopar,” diyor. Yoksa gelip tek tek çivileyecek hepsini bedeninle toprağa. Bu beden uçmak istiyor abicim! Göğe yükselmek—bal mumundan kanatlarla değil, çam sakızıyla.
Çam sakızını bilir misin? Bir ağaca sarılasın gelir; elini gövdeye attın mı, yapış yapış olur. Kolay kolay çıkmaz. Üstelik yaralara da iyi geldiği söylenir. Akciğer enfeksiyonu mu? Bas sakızı. Glomerülonefrit? Yapıştır. (Bilginin mizahı şifadır.)
Ben doğuştan doktorum. Sonradan bırakınca geçmiyor bu bilgiler. Bana terminal dönem akciğer kanseri hastası getir; on dakika konuşayım, o bile anlar doktor olduğumu. Ama onlar anlamadı. Çünkü “doğuştan” hiçbir özellik kabul edilebilir değildir; sonradan kazanmak gerekir. Olmadı ama. Bazen de olmaz. Olsun. “Olmaz olmaz deme”—olur. Bal gibi olur. Çam balı gibi hem de. Yapıştır, geç.
Ataol Behramoğlu var. Şair dediğin budur işte: Dışarıda şiir okuyan adam. Tek bir kişi bile dinliyorsa şairdir. Şu an bir ben kendimi dinliyorum—o sayılmaz. Ama bak; sen varsan tamam bu iş. Ekmeğimizi bulduk demektir. Bir şiir, üç ekmek. Valla iyi iş.
En çok şiiri kimden öğrendim biliyor musun? Çingenelerden. Harbi diyorum. O “pis, kahverengi” evlerden sokağa sızan sadece kirli su değil; söz de sızıyor. “Onu istemiyorum, şunu istiyorum.” Basit cümleler. O evlerde hayat var, hem de hiç olmadığı kadar. Çingenelerin kurduğu o basitlikte cümleleri ben hayatım boyunca aradım—abartım varsa çivileyin beni bir mezarın dibine!
Ve işte şiir, abe:
Uyku
Neler, neler, çıkarır
İnsan bir dalsa
Ötekinin uykusundan